Amerika–İran–Türkiye hattında İran merkezli çatışma durdu, kriz donduruldu.
Amerika–İran ilişkisi çoğu zaman yanlış bir yerden okunur. Tartışma genellikle İran’daki molla rejiminin Amerika’ya ne kazandırdığı üzerinden yürür. Oysa asıl mesele bu değildir. Asıl mesele, Washington’un oyunu nasıl kurduğudur. Amerika için belirleyici olan bir rejimin varlığı ya da yokluğu değil, o rejimin ne zaman gerileceğini, ne zaman rahatlayacağını ve ne kadar ileri gidebileceğini kontrol edebilmektir.
Bu yaklaşım yalnızca İran’a özgü bir tercih değildir. Washington, dünyanın birçok ülkesinde iç siyasetin meşruiyet tartışmalarından çok öngörülebilirlik ve kontrol edilebilirliği esas alır. Sevilip sevilmemek değil, yönetilebilir olmak önemlidir.
Bu tablo yeni değildir. Büyük güçler için kriz bölgelerinde asıl mesele rejimleri sevmek değil, belirsizliği yönetmektir. Ani çöküşler kısa vadede rahatlatır, uzun vadede daha büyük riskler üretir. Bu nedenle devletler, sevmedikleri yapılarla bile öngörülebilir bir dengeyi, kontrolsüz dağılmaya tercih eder.
Bu çerçeveden bakıldığında İran, Amerika için iyi bir aktör değildir. Dost hiç değildir. Ancak tanıdık ve öngörülebilir bir karşıt unsurdur. Serttir, gürültülüdür ama sınırları bellidir. Tamamen çökmüş, kimin yöneteceği bilinmeyen bir yapıdan daha az risklidir. Amerika bilinmeyeni sevmez; belirsizliği değil, yönetilebilir gerilimi tercih eder.
Tam da bu nedenle Washington, İran’da rejimin ani ve sert biçimde yıkılmasını istemez. Böyle bir çöküş yalnızca Tahran’ı etkilemez. Hürmüz Boğazı’ndan enerji akışlarına, Körfez güvenliğinden İsrail dengesine kadar geniş bir alan aynı anda sarsılır. Kontrolsüz bir tablo, Amerika’nın kriz yönetme kapasitesini zorlar ve süreci öngörülemez hale getirir.
İran ayakta kaldığı sürece Amerika’nın bölgedeki askerî ve siyasi varlığı daha belirgin hale gelir. Körfez ülkeleri Washington’un güvenlik şemsiyesine daha fazla ihtiyaç duyar, İsrail açısından tehdit algısı canlı tutulur. Bu durum askerî üslerin devamlılığını, savunma anlaşmalarını ve silah tedarik süreçlerini besleyen bir zemin oluşturur. İran kaynaklı risklerin azalması halinde ise bu dengeler yeniden değerlendirilir.
Bu yüzden yaptırımlar serttir ama kontrollüdür. Söylem keskindir ama askerî müdahale sınırlıdır. Rejim değişimi ifadesi zaman zaman dile getirilse de fiiliyatta belirli sınırların aşılmadığı görülür. Amerika açısından tercih edilen tablo, İran’ın ne tamamen güçlenmesi ne de tamamen dağılmasıdır. Daha çok ayakta kalan, ancak hareket alanı uluslararası dengelerle sınırlanan bir siyasal yapı tercih edilir.
Türkiye bu noktada, kendi güvenlik yaklaşımı ve devlet aklı çerçevesinde hareket eden, dengeyi gözeten ve bölgesel istikrarı önceleyen bir pozisyonda yer alır. Ankara, İran konusunda hiçbir aşamada rejim değişimini açık biçimde savunan bir hatta konumlanmadı. Aksine, devlet bütünlüğü, istikrar ve iç işlerine karışmama ilkelerini merkeze alan tutarlı bir çizgi benimsendi. Sert ve ani bir çöküşün Türkiye’ye taşıyabileceği güvenlik, göç ve istikrarsızlık risklerinin dikkatle hesaplandığı görülür.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin kriz dönemlerinde sergilediği devlet refleksinin bir yansımasıdır. Ne bir rejimin savunuculuğu yapılır ne de yıkımın öncülüğü üstlenilir. Türkiye, riskleri büyütmeden yöneten, kurumlar arası dengeleri gözeten ve bölgesel sonuçları önceden hesaplayan bir çizgiyi korumayı tercih eder. Bu tutum, kısa vadeli kazanımlar yerine uzun vadeli istikrarı önceleyen bir devlet anlayışını ifade eder.
Amerika İran’dan doğrudan bir fayda sağlamaz. Ancak İran dosyası üzerinden, bölgedeki diğer aktörlerle birlikte dengeleri şekillendirmeye çalışır. Molla rejiminin Washington açısından işlevi refah ya da dostluk değildir. Bu işlev, belirli bir düzeyde tehdit üretmesi ama bu tehdidin kontrol edilebilir sınırlar içinde kalmasıdır.
Amerika için asıl güç, karşıt siyasal yapıyı ortadan kaldırmak değil, sürecin ne yönde ve ne zaman ilerleyeceğini yönetmektir.
Çetin Ay
BWA Başkanı